Kitlelerin alışık oldukları ortamlarından yabancı bir ortama göç etmeleri genelde zorunluluktan kaynaklanır. Göç eden bireyler Sadece bedenlerini götürmezler. Binlerce yıllık hafızaları, inançları, töreleri, gelenekleri, dilleri ve kimlikleri de onlarla birlikte göç eder.

Almanya’nın ilk Türk işçileri ile tanışmalarından bu güne 60 yıl geride kaldı. Anadolu coğrafyasının değişik köşelerinden insanlar daha iyi bir hayatın kapılarını aralamak için bir tahta bavula sığdırdıkları umut ve hayallerinin peşine takılıp gittiler “Sarı Avrupa’ya…”

Almanya’ya alışmak için gidenlerin hemen hemen hepsinin hayali birbirine benziyordu. Başlangıçta 3-5 yıl çalışıp para biriktirip dönmekti çoğunun amacı. Köylerinde sulak yerden tarla alacak, kasabada dükkanı olacak, oğluna güzel bir düğün yapacaklardı.

Soğuktu Almanya… İnsanları farklıydı. Küçücük evlerde 3-5 aile bir arada yaşasalar da amaçları onları dinç tutuyordu. Ne var ki geçen yıllarda geride kalanların özlemiyle birlikte hayaller ve ihtiyaçlarda büyüyor, tahta bavula sığmaz oluyordu. Geri dönme hayalleri sürekli ertelendi, geride kalanlar da bir bir yanlarına geldi derken 2.3. hatta 4.kuşak boy gösterdi.

İlk gelenler sıkı sıkı sarılsa da geleneklerine; işçi evlerinde farklı ülkelerden gelen kendileri gibi Almanya’ya yabancı çocuklarla birlikte büyüyen 2.ve 3. Nesil çocukların değer yargıları da aynı yaşadıkları gettolar gibi farklılık göstermeye başladı.

Çocuk parklarında birlikte oynayan farklı ülkelerden çocuklar büyüdüklerinde ayrı bir kimlik oluşturdular. Bir taraftan ailelerinin baskısı, diğer tarafta kendi değer yargıları arasında sıkışan bu kuşak için sokaklar bir kaçış yolu ve kendilerini ifade etme yeri oldu.

Bir kısmı ailelerinin kontrolüyle geleneksel bir yaşam tarzına rıza göstermiş olsa da çoğunluk ailesine ve Alman toplumuna yabancı bir psikolojide kaldı ve kalmaya devam etmekte.

Bu kuşağın ahlaki, dini ve geleneksel değerlere bakışı ailelerinin geldiği coğrafyadan çok farklıydı. Sadece Türk toplumu için değil, Yunan, Yugoslav, Arnavut v.s… Avrupa’ya işçi olarak gelen bütün göçmen ailelerinde aynı travmalar yaşanmaktaydı.

Özellikle 2. Kuşak; ailelerinin kimliklerini koruma amacıyla uyguladığı baskı, yasak ve kurallar karşısında çareyi sokakta kendileri gibi sıkışmış gruplarla kaynaşmada buldu.

Bu ortamın gençleri artık kendi değer yargılarını oluşturmuştur. Arkadaşlık, cinsellik, ihanet gibi kavramlarda onların duruşu ailelerinden çok daha farklıdır.

Bu süreçte aile ve gençler birbirlerine karşı nasıl bir ikiyüzlülük içinde olduklarını bilseler de habersizden gelerek durumu kurtarmayı tercih etmişlerdir.

Fatih Akın böyle bir ortamda büyümüş bir sinemacı olarak yaşamında iz bırakan gözlemlerini sinemasında yansıtmıştır. Tıpkı Martin Scorsese gibi O’da yaşadığı ortamı sinemasının ana düzlemine koymuştur.

Tıpkı filmin geçtiği ortam gibi Fatih Akın’ın filmleri de çok kimlikli ve çok dillidir. Bazen Türkçe bazen de Almanca diyaloglar birbirini tamamlar. Kendi ana dilleriyle aile çevresiyle iletişim kuran bireylerin diyalogda oldukları diğer ülkelerden gelen kişilerle iletişimlerini “Almanca” sağlamaktadır. Geçen sürede Almanca aile içinde bireylerin tercihi olmaya başlayacaktır.

Irkçı bir kavramda birbirlerinden nefret etmesi gereken insanlar (Türk, Yunan, Sırp gibi) bu ortamda aileden de öte bir yakınlaşma içindedir.

Akın’ın ilk filmi “Kısa ve Acısız”da bu durum net olarak karşımıza çıkmaktadır. Farklı ülkelerin insanlarını aynı düğünde görürüz. Çoğunluğu Türklerin oluşturması sorunun Türklerin sorunu gibi algılanmasına sebep olsa da buradaki kimlik sorunu ve bunalım evrenseldir.

“Kısa ve Acısız” filmindeki Türk kızı “Ceyda”nın ailesinin onaylamamasına rağmen farklı etnik kimliklerle ile aşk yaşamasına ağabeyisinin gösterdiği hoşgörü aslında ortaya çıkan bu yeni kimlik anlayışının göstergesidir.

Fatih Akın filmlerindeki karakterlerin içinde bulundukları ortam ve bu ortamın doğurduğu şüphe sonucu yaşadıkları baskılar ruhen hastalıklı kimliklerin gelişmesine sebep olmuştur.

Fatih Akın’ın filmlerinde kimlik sorununu ele alışını anlayabilmek için  Göçmen toplumun sorunlarını ve yapısını bilmek gerekir.

Kendi toplumlarında binlerce yıldır biriktirdikleri değeri geride bırakıp; dil, inanç, gelenek ve ahlak değerleri farklı bir ortamda hayata tutunma savaşı veren azınlık bireyler için karşılaştıkları her farklılık korku ve şüpheyi de beraberinde getirmiştir.

Nedir bu korkular?

Paralarını kaptırma korkusu: Türkiye’deki yakınları ve akrabaları onları bir mark deposu olarak görmüş, istekleri ile bunaltmıştır. Ayrıca bulundukları ortamdaki yabancıların yaşama biçimleri de onların bu konuda şüphe ile yaşamalarına sebeptir. Bu yüzden birçoğu Bankalardan kredi çekerek Türkiye’de gayrimenkule yatırım yapmıştır. Böylece yurtdışında zorunlu tasarruf ederken çocuklarını da tüketimden kısmen uzak tutmuşlardır.

 Sınır Dışı Edilme Korkusu: Alman devletinin, kendilerine yabancı kurallarına uyum gösterememe durumunda işlerine son verilip sınır dışı edilecekleri korkusu sürekli onlara empoze edilmiştir. Ayrıca Almanya’ya kaçak yoldan yada turist olarak gelip bir şekilde orda yaşamaya başlayanların yakalanıp geri gönderime endişesi  bu toplumun yaşadığı en büyük korkulardandır. Alman vatandaşları ile para karşılığı sahte evlilik yapanlar ise bu sahtekarlığın anlaşılması korkusunu yaşamaktadır.

Nazi Artığı Dazlaklar: Yabancı düşmanlığı güden grupların saldırıları ve bu saldırılara sistemin yeterli cevabı verememesi göçmen işçilerin korkusunu ve içine kapanıklığını artırmıştır.

Yalnızlık Korkusu: Yabancı bir ülkede kendi değerlerinden uzakta her zaman yalnız hissetmişlerdir kendilerini. Bu sebeple aynı ülke özellikle aynı bölge insanları birbirine daha sıkı kenetlenmiş, gettolar oluşturmuşlardır.

Memlekete dönememe ve Ölüm Korkusu: Ana vatandan uzakta ölme, ana vatana gömülememe korkusu 1. kuşak göçmenlerin önemli korkularundan olmuştur.

Çocuklarının geleceği Korkusu: Bu korkuyu dört düzlemde ele almak doğru bir yaklaşım olacaktır.

1.     Din: Dini inançların baskın olduğu bir ortamdan, bilinç altlarında sürekli tehlike ve düşman olarak büyüttükleri bir başka      dinin baskın olduğu yabancı bir ülkede çocuk büyütme durumunda kalan ailelerin en büyük korkusu çocuklarının köklerini ve inançlarını kaybedecekleri olmuştur.

2.     Dil ve Kimlik: Yeni neslin ana dillerini unutması ve kendi köklerine yabancılaşması 1. kuşak göçmenlerin korkularındandır.

3.     Evlilik: Yabancı bir ülkede yetişen çocukların kendi din ve inançlarına uygun bir eş bulamayacağı korkusu her zaman en       büyük korkulardan bir olmuştur. Özellikle kızların kendi din ve mezheplerinden olmayan biri ile evlenebileceği korkusunu hep yaşamışlardır. Bu korkuyu yenmek için "İthal gelin" veya "ithal damat" olarak adlandırdıkları evliliklere başvurulsa da sonrasında bu evliliklerin büyük mutsuzluklara ve travmalara sebep olduğu görülmüştür.

4.     Kötü yola düşme: Kendi değerleriyle yetiştirmeye çalışsalar da her geçen gün yaşadıkları ortamın ahlaki değerleriyle donanan çocuklarının içki, kumar, fuhuş, hırsızlık  gibi durumlara sürükleneceği korkusu aileleri tedirgin etmiş, çocuklar büyüdükçe       üzerlerindeki baskıyı artırmışlardır. Bu baskı bazı ailelerde içe kapanıklığı getirirken bir çoğunda da çocuklarla aralarında şüphe ve       güven sorunu doğmasına sebep olmuştur.

Akın, filmlerinde evrensel insan sorunlarına odaklanıp, göçmenliği bir alt metin olarak kullanmaktadır. Yönetmenin başarısı da Almanya’da yaşayan değişik diasporaya ait insanları göçmen olarak değil “insan” olarak ele alması ve genel diasporik film sınırlarını aşarak kendine has bir dil oluşturmasıdır.

 

 

Fatih Akın'ın ; "Kısa ve Acısız", "Duvara Karşı" ve "Yaşamın Kıyısında" filmlerinde karşımıza çıkan 1. kuşak Türk ailelerinde bu korkuları yansıtan kimlikler görürüz.

"Kısa ve Acısız" filminde göçmen toplumunun yaşadığı korkuların bir çoğu işlenmiştir. Filmde -sistemin kurallarına bir eleştiri getirme yerine- sistemin gücünün bireyin topluma kazandırılmasında olumlu etki yaptığı algısı oluşturulmaktadır. (Hapisten çıkan Cebrail’in artık suç ortamından uzak kalma kararı)

"Duvara Karşı" filminde intihara etmek isteyen "Cahit"in arabayla duvara vurması aslında bir metefordan ibarettir. Aslında duvara toslayan ilgili  devletlerin "göçmen işçi" politikalarıdır.

Türk devleti yurt dışındaki işçileri sadece cari açığı kapatan bir döviz kaynağı olarak görmüştür. Almanya ise "entegrasyon" politikasına sığınarak en altta yaşanan kimlik sorunlarına yeterli duyarlılığı göstermemiştir. Onların ana kanısı işçi olarak gelenlerin kendi sistemlerine itaat etmeleridir.

Oysa duvardaki çatlak her geçen gün daha da büyümekte ve belirginleşmektedir. Eğitimden uzak, kendi içine kapanık bir yaşam tercih eden 1. Kuşağın korkularının hemen hepsi tecelli etmiş üstelik bu korkulara “işini kaybetme” ve iş bulamama gibi yeni korkular eklenmiştir. Alman vatandaşlığına geçen çoğunluğun “yurt dışı” korkusu kısmen son bulsa da polisin hoşgörüsüz tutumu ve baskısı her zaman hafızalarındadır.

“Duvara Karşı” filminde karşımıza çıkan kimlikler aslında “Hızlı ve Acısız” filmindeki karakterlerin uzantıları gibidir. Buradaki Sibel kimliği ailesinin baskısı sonucu intihara teşebbüs aşamasına gelmiş biridir. O kendi bedeni konusunda kendisi karar vermek isterken ailesinin bütün korktuklarını intikam alırcasına yaşamaktadır. Formalite evlilik onun için kendi tercih ettiği yaşama biçimi için bir özgürlük alanadır. Sibelin durumu için “sağlıklı” demek yanlış olur. Aslında kendi içinde yaşadığı ego ve süper ego savaşını kontrol edemeyen bir ben’e sahiptir o.

Sibel’in ailesi ise buradaki göçmen toplumunun içinde bulunduğu ikiyüzlülüğün sembolüdür. Erkekler için yozlaşma bir problem değil gibidir. Aslında onlarda ahlaki açıdan Sibel’in yaptığını yapsalar da algıları bu hakkın kendilerinde doğuştan olduğu yönündedir.

Sibel’e karşı dürüst davranan ve onu sorgulamayan resmiyette gerçek, aslında sahte kocası Cahit ise yaşama sevincini kaybetmiş bir kimliktir. 1. Kuşağın bütün korkuları onda da cereyan etmiştir. Yabancı evlilik yapmış, içki müptalası, işsiz, geleneksel değerlerini kaybetmiştir.

Gerek Sibel, gerekse Cahit, birer yarım kimlik olarak çıkar karşımıza. Birbirlerinin kodlarını çözmüşlerdir. Burada aile içi, ikiyüzlülüğün ve baskının çocuklarla aileyi birbirinden uzaklaştıran önemli bir etmen olduğunu görüyoruz.

Cahit ile Sibel arasında zamanla gelişen aşkın sebebi ise birbirlerine karşı dürüstlükleri ve duydukları güvendir.  Başlangıçta birlerine yabancı olan ve birlerini yok sayan bu ikili birbirlerini karı koca olarak görmeye başladıktan sonra değişmeye başlayacaktır.

Ceyda’yı kıskanarak cinayet işleyen Cahit hapse girerken Ceyda ise kurtuluşu İstanbul’a gelmekte bulmuştur.

Fatih Akın Ceyda’nın İstanbul yaşamını sergilerken aslında İstanbul’un da bir göçmen şehri olduğunun altını çizmiştir.

Hapisten çıktıktan sonra İstanbul’a gelen ve Sibel’i bulup onunla birlikte olan Cahit için artık kendi özüne dönmekten başka çaresi yoktur.

Duvara Karşı filminin hikayesi kadar rol alan oyuncuları da dikkat çekmekte. Filmin başrol oyuncusu Sibel Kekilli de bu filmde rol alıncaya kadar tıpkı Sibel karakteri gibi bir yaşamı tercih eden pornografik bir oyuncudur.

Bu filmlerdeki ikiyüzlülükler ve yıkılan hayatlar Yunıs’u hatırlatıyor.

“Bilirim seni yalan dünyasın, evliyaları alan dünyasın,

Derviş yunus samah eyler çarh urur, bu çarhımızı bozan dünyasın..”

Aynı sorunlar ve benzer kimlikler bazı değişikler gösterse de Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” filminde karşımıza çıkmakta. Yönetmen burada egemen toplumun görmezden geldiği konuları birey üzerinden anlatarak toplumu kendisiyle yüzleştirmektedir.

Bu filmdeki Nejat kimliği aslında göçmen toplumunaa yol gösteren bir kimliktir. Film; para biriktirme yerine eğitimi tercih edenler için bir çıkış yolunun her zaman olacağını göstermektedir. Nitekim bir işçi çocuğu Alman Üniversitesinde ders veren bir profösör olabilmiştir.

Burada verilen mesaj, dejenarasyondan ve kimlik kaybından korunmanın yolunun eğitim olduğudur. Nitekim “Duvara karşı” filminde tükenmiş olarak memleketi Mersin’e giden Cahit ile kurtarıcı olarak Trabzon’a giden giden Nejat aynı kuşağın temsilcileri olmalarına karşın farklıdırlar. Bu fark Nejat’ın aldığı eğitimden kaynaklanmaktadır.