• Reklam
Reklam
Reklam
İlksen Artan

İlksen Artan

Peyami Safa doğdu, Sabahattin Ali vefat etti...

02 Nisan 2018 - 13:36

Edebiyat, hayatımızın olmazsa olmazıdır. Şiir gibi yaşamak isteriz, roman tadında sürsün diye bekleriz hayat serüvenimiz. Ve mümkünse mutlu sonla bitsin elbette.

 

Peki bize edebiyatı sevdiren üstadlarımız şiir gibi mi yaşadılar ki? Roman tadında mı sürdü hayatları? Mutlu sonla mı bitti hepsinin serüvenleri?

 

Hayır elbette. Yaşadığımız dünya içerisinde tarih boyunca kimi çok acı çekti, kimi haksızlıklarla mücade etti, kimi yoksullukla savaştı. Ve çoğunun mutlu sonla bitmedi hayatı.

 

Elimden geldiğince gün gün paylaşacağım onları. Doğum günlerini, ölüm yıldönümlerini anarken hayat serüvenlerine değinelim diyorum biraz.

 

Onlar bugünlere gelebilmek için neler yaşadılar, bilelim, öğrenelim.

 

Yıllar sonrasında anılmak onları da mutlu eder bence. Çünkü aslolan unutulmaz olmaktır.

Çağımızın hastalığına yenik düşmeyelim. Unutmayalım.

 

Peyami Safa

2 Nisan 1899 İstanbul, Gedikpaşa doğumludur Peyami Safa. İsim babası Tevfik Fikret’tir. Babası Peyami Safa daha küçükken Sivas’ta sürgünde hayatını kaybetmiş. Sürgünde olduğundan dolayı da maddi anlamda hiçbir şey bırakamamış ailesine. Peyami Safa daha 1,5 yaşındaymış.

Babasını kaybettikten sonra abisi İlhami Safa ve annesi zor şartlar altında büyütmüş Peyami Safa’yı. Ki o daha ilkokul sıralarındayken sağ kolunda kemik veremi ortaya çıkmış. Hastalığı yüzünden okuluna devam edememiş ve o yaşlarda doktorlar, hastaneler, hastalıklar içinde yaşam mücadelesine devam etmiş. Yılmış mı? Hayır. Ben hastayım deyip çekilmiş mi bir kenara, dövünmüş mü peki? Hayır.

Bu hastalığının yarattığı tesiri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda işlemiş Peyami Safa.

1910 yılında Lise hayatına başlamış. Hatta bu yıllarda ilk hikaye denemesi “Piyano Muallimesi”ni, ilk roman denemesi “Eski Dost”u, ilk hikaye denemesi “Sakın Bu Kitabı Almayın” adlı eseri yazmış ve kitap büyük merak uyandırarak birkaç gün içinde tükenmiş.

Hayatı yoluna girdi mi peki bundan sonra? Hayır.

Hastalığı ve ailesinin yaşadığı geçim sıkıntısı yüzünden eğitim hayatına devam edemedi Peyami Safa.

1918 yılında abisi ile beraber “Yirminci Asır” adlı gazeteyi çıkarmaya başladılar. Gazetede “Asrın Hikayeleri” başlığı altında yayımladığı hikayeler ile dikkatleri üzerine çekti. Mustafa Kemal Atatürk döneminde gerçekleşen Harf Devrimi’ne kuşaklar arasında kültürel kopukluklara neden olacağını düşünerek başlarda endişeli yaklaştı ama ilerleyen dönemlerinde devrimin tamamlayıcılarından olarak dil kurultayına katıldı.

Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinde edebiyat sayfasının yöneticiliğini yaptığı sıralarda Nazım Hikmet’in affedilmesi için “Yanardağ” adlı şiiri gazetede yayınladı. Fakat Cumhuriyet Gazetesi’nin kendi görüşlerini yansıtmadığını açıklaması üzerine gazeteden ayrıldı ve Resimli Ay dergisinde yazmaya başladı. Dergide Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi yazarlar da bulunuyordu.

Nazım Hikmet ile başlayan bu dostlukları Resimli Ay kapandıktan sonra da devam etti ama görüşlerini birbirlerine benimsetmeye uğraşmaları sonucunda bu dostluk zamanla bir düşmanlığa dönüştü. Bu noktadan sonra da Peyami Safa, antikomünist bir dünya görüşünü ömrünün sonuna kadar benimsedi.

Osmanlının yıkılışını İngilizlere bağlıyordu. II. Dünya savaşı yıllarında Almanya’yı destekler bir dil kullanınca faşist olmakla suçlandı ki bu dönem fikir hayatında arafta kaldığı bir dönem oldu. Demokrat Parti’nin kurulduğu dönemlerde önceleri muhalif bir tutum içerisinde olsa da sonradan partinin antikomünist bir tutum sergilemesinden dolayı muhalifliği bıraktı.

Yaşadığı zorluklar, aleyhinde yapılan protestolar sonrasında yıpranan Peyami Safa, 1961’de oğlunu kaybetti. Oğlunun vefatı üzerine büyük bir sarsıntı geçirdi ve 15 Haziran 1961 tarihinde arkadaşının evinde tansiyon yükselmesi sonrasında beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti.

2 Nisan’ın doğum günü olması sebebiyle anıyorum kendisini.  Bize arkasında Cingöz Recai’yi, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ve Fatih Harbiye’yi ve tabi birçok eserini bıraktı. İyi ki gelmişsin dünyaya Peyami SAFA…

 

Sabahattin Ali

2 Nisan 1948. Sabahattin Ali’nin katledildiği, acımasızca öldürüldüğü gün. Bugün o günün yıl dönümü. Ömrünü edebiyata, romana ve aşka adayan bir adamın, düzeni eleştirmesi yüzünden bir türlü kendini kurtaramadı hapishanelerden, iftiralardan. Aşık oldu. Aliye ile bir aile hayatı yaşayamadı doğru düzgün. Kızı oldu. Doyamadı Filiz’ine.

Resimli Ay’da Nazım Hikmet ile tanıştı. Nazım Hikmet’in romana yönelmesini telkin etmesi üzerine roman yazdı durmadan.

Kürk Mantolu Madonna, İçimizde ki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf, Sırça Köşk ve daha nicelerini, bizlere emanet etti.

Konya cezaevindeyken Ayşe Sıtkı’ya; “ Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs’ında falanca yerde Gazi’yi ima eden bir şiiri falan yerde okudu dediler” diye yazmış bir mektubunda.

Yazdığı yazıların yayınlandığı dergiden, hakkı olan parasını istedi diye iftira ettiler ona. Kendini ifade edebilmek için zorluklar çekti. Parasızlık çekti. Acı çekti. İnsanlara inanmak duygusunu yitirdi yaşadığı süreçlerde.  Ama insanlardan nefret etmeyi hiç düşünmedi.

Ve yine sonunu güvenmek duygusu hazırladı. Güvendi, insana. Haksız yere ailesinden daha fazla uzak kalmak istemedi. Bulgaristan’a kaçıracağını söyledi Ali Ertekin onu. Ve Kırklareli yakınlarında kafasına defalarca aldığı sopa darbeleri neticesinde ayrıldı bu hayattan.

Sabahattin Ali’nin hayatını Yeşil Mürekkep kitabında Osman Balcıgil müthiş bir şekilde anlatmış.

Kitabı okurken çok etkilendim. Hayranlarının, sevenlerinin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum.

Evet bugün Sabahattin Ali’nin ölüm yıldönümü. Onu 2 Nisan 1948’de hunharca katleden Ali Ertekin 1949’da dört yılla cezalandırıldı, 1950’de genel afdan yararlanarak serbest bırakıldı. Olan başta Sabahattin Ali’nin hayatına oldu. Aliye’nin canı yandı. Filiz babasına hasret kaldı.

Ne demiş Sabahattin Ali.

“ Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin”

Ve demiş ki;
“Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hattâ bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?*”

*Sabahattin Ali – Ne zor şeymiş.

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum