• Reklam
Reklam
Reklam
İlksen Artan

İlksen Artan

Müzeyyen Senar ve Cem Karaca

08 Şubat 2019 - 21:49

İki güçlü ses, iki müthiş insan. İki dev sanatçı.
Nasıl anlatırsam anlatayım kelimelere sığdıramam ki.
 
Müzeyyen Senar. Nadide çiçek, narin ve bir o kadar güçlü kadın.
“Cumhuriyetin Divası”
 
İlk kez sesini duyduğum anı hatırlamıyorum ama sesini her duyduğumda bana neler hissettirdiğini asla unutmayacağımdan eminim.
 
1918 yılında Bursa’da doğar Müzeyyen Senar. Kendi tabiriyle annesinin sesi de bülbül gibidir. Annesi şarkı söylemeye başladığında bülbüller susarmış, öyle anlatmıştı röportajında Senar. Annesiyle düğünlerde, yaş günlerinde türkü söylerlermiş. Nazara geldiğini söyler küçük yaşta. Kekeme olur. Bir sabah kalktığında konuşamadığını fark eder. Sadece şarkı söylerken kelimelerin düzgün çıkar ama ancak kekeleyerek konuşabilir.
 
“Ben bir şey isteyeceğim zaman mecburen şarkı söyleyerek istiyordum anlaşılsın diye. Hicaz makamında melodiyle tuzluğu istiyordum annemden mesela” der kendisi. Uzun süre kekeme yaşadığını, çok zaman sonra düzeldiğini söyler. Düzeldikten sonra da tekrar kekeme olmaktan korktuğu için hızlı konuşmaya alıştırmıştır kendini.
 
1931 yılında İstanbul’a, Üsküdar’a taşınırlar annesiyle. Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde keşfederler sesini Müzeyyen Senar’ın.  Yesari Asım Ersoy, Selahattin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak, Osman Nihat Akın gibi bestekarlarla çalışır. Cemiyetten bir sene sonra radyoya girer. Safiye Ayla’da radyodadır. Yaşı küçüktür Senar’ın. Mikrofona boyu yetsin diye ayaklarının altına tahta kutular koyarlar.
 
Büyük merak uyandırırlar Safiye Ayla ile birlikte. Gazinocular sıraya girerler bu iki kadınla tanışmak için.
 
“ Zannediyorlar ki koca kadınım” der o dönem için.
 
Sahneye çıkmayı kabul eder Müzeyyen Senar ve herkes tanır O’nu.
 
Mustafa Kemal Atatürk’te.
 
1936 yılında Dolmabahçe Sarayı’na çağırır Müzeyyen Senar’ı, Mustafa Kemal Atatürk.
 
“Bir salona girdik, silme dolu. Kocaman masalar, etrafında generaller, politikacılar, yazarlar. O tam ortada. Güneş gibi parlıyor. Bende el ayak gitmiş tabi. Paşa eliyle işaret etti. “Gel bakalım” dedi. Sağ yamacına oturttu beni. Kekeme olacaktım yeniden az daha. Elimden repertuar defterimi aldı. İstediği şarkıları işaretledi. “Bunları oku bakalım” dedi” der Gazi ile ilk karşılaştığı anı anlatırken rahmetli Savaş Ay’a verdiği röportajında.
 
İlk şarkı “Mani oluyor halimi takrire hicabım” olmuş. Ve sofrada Mustafa Kemal Paşa, Salih Bozok, Kılıç Ali ile yan yana otururmuş Müzeyyen Senar. En büyük sıkıntısı da şarkı söylerken saz heyetinin O’ndan uzak bir yerde oturtulması olmuş…
 
Öyle güzel anlatıyor ki Nebil Özgentürk’ün “Bir Yudum İnsan” belgeselinde o anları. O heyecanı tekrar tekrar yaşıyor ve yaşatıyor da.
 
Böyle bir heyecanın akabinde 4 kez daha sahne alıyor Gazi’nin huzurunda.
Müziğe adıyor hayatını. Hayatının geri kalanını. “Her şeyi tattım ben” diyor. “Fakirliği de zenginliği de. Hep aynı kaldım, hiç değişmedim. Bir özü var insanın. Sağlamsa yırttın. Çünkü öz değişmez. Ben hiç değişmedim. Şöhreti de parayı da yaşadım ama özümü kaybetmedim.” diyor Ayşe Arman’ın röportajında. 
 
Bence de neşesini, samimiyetini, şahsına münhasır güzel kalbini hiç kaybetmeden, O’nun gibi yaşlanmak hayalini O’nu sevenlere bırakıp, geçip gidiyor aramızdan Müzeyyen Senar. 8 Şubat 2015 yılında. Yani tam 4 yıl önce bugün.
 
Tanıma onuruna erebilseydim elbette diyeceğim bir cümlem vardı.
 
“Hakikaten, benzemez kimse sana Müzeyyen Abla, tavrına hayran olayım.
Bakışından süzülen, işvene kurban olayım.”
 
 
İŞÇİSİN SEN İŞÇİ KAL
 
Cem Karaca. O çok güçlü kocaman sesiyle çocukken girdi hayatıma.
Aklım ermeye başladıkça tane tane, sindire sindire dinlemeye başladım. Cem Karaca’yı ve Barış Manço’yu. Ayrılmaz bütündü ikisi de bende. Hatta bazen de bana göre birdi, tekti.
 
Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı” şiirini Cem Karaca’dan dinlediğimde unutamamıştım. Zaten de pek unutacağımı sanmıyorum.
 
5 Nisan 1945 İstanbul doğumlu Cem Karaca. Müziğin içine doğar, sanatçı bir çiftin oğludur. Piyano ile büyür. Sesinin gücünü de annesi keşfeder önce.
 
1962’de arkadaşlarının isteği üzerine söyler ilk şarkısını. Daha sonra grup kurmaya karar verir. İlk grubu 1963’de “Dinamikler” olur. Babası bu esnada şarkı söylemesine karşıdır. Hatta oğlunu vazgeçirmek için konserde oğlunu yuhalatır. Cem Karaca vazgeçer mi? Hayır.
 
Aşık Mahsuni Şerif ile tanışır ve bu tanışma ile Anadolu kültürünü pekiştirir.
 
1967’de “Apaşlar” grubuna katılır. Grup başlangıçta batı tarzı müzik yapmaktadır ancak Cem Karaca’nın gruba katılmasıyla daha doğu tarzına döner. Grup ile birlikte katıldıkları yarışmada ikinci olurlar ancak birinci olan gruptan daha fazla ilgi görürler.
 
1979’da çoğu Nazım Hikmet şiirlerinden oluşan bir albüm çıkarır.
 
Davası olduğu dönemde Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından yurda dönüşü istenir. Ancak Cem Karaca dönmeyeceğini bildirir ve 1983 yılında Türk vatandaşlığından çıkartılır. Almanya’da yaşamaya ve müziğe devam eder. 1985’de dönemin başbakanı Turgut Özal ile görüşerek ülkeye dönmek istediğini bildirir. Turgut Özal olumlu yanıt verir ve hukuki işlemler böyle başlar. Hakkında ki davadan beraat eder ve 1987’de ülkeye geri döner.
 
Annesinin vefatından sonra Uğur Dikmen ve Cahit Berkay ile birlikte çıkardıkları ikinci albümleri “Nerede Kalmıştık”ta benim de çok sevdiğim “Raptiye Rap Rap “ ve “Islak Islak” şarkılarını seslendirir. Ama albümden sonra müziğe bir süre ara verir Cem Karaca ve televizyon programcılığı yapar.
 
Müziğe 1997’de “Ağır Roman” ile geri döner. Film için “Resimdeki Gözyaşları” şarkısını yeniden seslendirir.
1999’da “Bindik Bir Alamete” albümünü çıkartır ve 2000 yılında kendisinin de rol aldığı “Kahpe Bizans”ın bazı müziklerini seslendirir.
 
Tiyatro ve sinema oyunculuğu da yapan Cem Karaca 8 Şubat 2004’de aramızdan ayrıldı. Babası ile aynı mezarda yatıyor.
 
İki eşsiz sesli sanatçının da ölüm yıldönümleri bugün.
Bıraktıkları onca eser ve sesleri için bin kere teşekkür ediyorum.
 
Rahmetle ve saygıyla.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum