• Reklam
Reklam
Reklam
Betül SARAY

Betül SARAY

Ayaklarımızın Üzerinde

08 Kasım 2017 - 13:50

            Son zamanların gözde ifadesi: ayaklarının üzerinde duran kadın

            Yani, kişisel bağımsızlığını kazanmış, kendine yetebilen, bir birey olarak var olduğunu bilen kadın.

            Kişisel bağımsızlık dendiğinde akla ilk olarak iş sahibi kişi geldiği doğrudur ancak bu sefer de ev hanımlarının geri plana düşmesi durumu oluştuğu için bir kadının ayaklarının üzerinde durmasının aslında ne anlama gelmesi gerektiğini biraz incelemek istiyorum.

            Bu konuyu ele almamı sağlayan şey son zamanlarda okuduğum bir makale. Makalenin bilimsel bir yönü olması gerektiği için okuduğum şeye köşe yazısı demek istiyorum çünkü bilimsellikten son derece uzak, sabit bir bakış açısıyla yazılmış bir yazıydı. Genel bir bakışla konusu ise çalışma hayatına atılan kadının anne olarak görevini ihmal edişi, aynı zamanda da ev hanımlarının toplum içerisinde dışlanmış hissetmesiydi. Yazarın dediğine göre ekonomik özgürlük elde eden kadın iş hayatını ön plana alıyor ve çocuğunu kreşe bırakarak onu sevgiden mahrum bırakıyordu. Bazen bu doğrultuda çocuk bile yapmamayı tercih ediyorlardı. Kadının her şeyden önceki görevi annelikti ve bunun kutsallığı iş hayatıyla bozulmamalıydı. (Kısacası herkesin yeri belli…)

            Öncelikle, çocuğu olmayan bir kadının (evli veya bekar) öncelikli görevinin annelik oluşu pek akla yatkın gelmiyor.  Evet, annelik kadın için son derece kutsal bir görev ancak her kadın o hisle, istekle yetişmeyebiliyor. Öyle kadınlar var ki toplumsal düzene iş hayatındaki disipliniyle daha çok katkıda bulunabilir. Ya da en basitinden anneliğe hazır hissetmeyen bir kadını sırf görevi diye çocuk sahibi olmaya zorlamak yetiştirilecek çocuğu da olumsuz etkileyecektir.

            Çocuk doğduktan sonra iş biraz daha değişiyor elbette. Yeni doğan bir bebeğin en temel ihtiyacı en az ilk üç yıl neredeyse bütün zamanını annesiyle geçirmektir. Çocuğun ileride kuracağı sosyal ilişkilerin sağlamlığı bu kritik zamana bağlıdır. Üç yıl için konuşursak çocuğun kreşe bırakılması (çok zorunlu durumlar dışında) epey sakıncalı bir durum. Okuduğum köşe yazısında yazarın “kreşe bırakılan çocuklar” ile kast ettiği bu olsa gerek, ancak yine de bu, kadının iş hayatını tümüyle bırakması için yeterli bir sebep değil. Belirli düzenlemelerle kadın pekala çalışmaya kaldığı yerden devam edebilir, hem çocuğunu yetiştirip hem de kendi iş doyumunu sağlayabilir.

            Okuduğum köşe yazısının dışında, çalışan kadınlara yönelik bir diğer eleştiri de boşanma oranlarındaki artışa “sebep olmaları”. Öyle bir algı var ki sanki kadın para kazanmaya başladığında ilk işi “Yaşasın özgürlük!” deyip soluğu boşanma avukatında almak oluyor. Sanki çalışmanın tek amacı boşanabilme özgürlüğü elde etmek. Elbet istisnalar vardır ancak normal şartlara baktığımızda boşanmak, bir ilişkinin gelebileceği en son noktadır ve o noktaya gelinmişse başka bir çıkış yolu görülemediği içindir. Kadının çalışması boşanmayı sağlamaz, ancak olayı daha mümkün kılar.

            Son zamanlarda popülerliği artan “çalışan kadın” ı elimden geldiğince inceledim, olayın diğer yüzü var ki o da “ev hanımları”. Çalışan kadının popülaritesi arttıkça ev hanımlarını değersizleştirmek gibi çok büyük bir hataya düşüyoruz. Halbuki ikisi birbirine zıt durumlar değil, sadece farklı alanlarda etkinlik gösteriyorlar o kadar. Bu konuyu da bir sonraki yazımda daha derinlemesine incelemeyi düşünüyorum.

YORUMLAR

  • 0 Yorum