TAKMA DÜŞ

 

İyi ki gençlikte "heves" diye bir kılıf var. Sırf bu yüzden, nasıl olsa geçer diye düşünüp sağlam bir inanca yaslanıyor tahammül. Hele bir de kendini beğendirme dürtüsü eklenirse işin içine işte o zaman  hevesin geçmesini bekle dur. Şimdi alay konusu olabilecek o tak çıkarlık renk renk vatkalar, kreple kabartılmış ya da kafanın üstünde dolma şekli verilmiş saçlar, bir gözü tamamen kapatan kâkül modası... Bir zamanlar neydi! Hepsi hevestendi geçti gitti. Demesi kolay tabi. Şimdi de yerlerini yenileri aldı.

Hiç unutmam derslerinde çok başarılı olan ve harçlıklarını toplayıp düzenli olarak kitaplara  ve soru bankalarına yatıran öğrencim, bir gün paralarını yeni çıkan takma ipek kirpiklere vermeyi göze alacak kadar yakmıştı gemileri. O zaman o kirpikler de dünyanın parası. Muhtemelen evdekilerden de gizli yaptı bu işi. Her gördüğüne ballandıra ballandıra  anlatması da cabası. Aldı taktı da hevesi geçti çok şükür. Takma tırnağın, takma kirpiğin, takma saçın zorluğunu bilmem ama lens takıp çıkarmasını iyi bilirim. Benimki de bir heves gibi dursa da ortaokulda şişe dibi gibi gözlüklerimi sabah başucumda el yordamıyla zar zor bulduğum zamanlardan sonra lensi kolaylık sanmıştım. Hâlbuki ne zordu hem de çok zor. Suyu, ilacı, solüsyonu, kabı, çanağı, çantası... Bununla kalsa yine iyi. Gündüz, rüzgârdan, günden, güneşten, tozdan, sıcaktan, soğuktan koruyacaksın; gece oldu mu onla uyuyakalmayacaksın, ezkaza ağlarsan yanmasına, kızarmasına razı olacak, gözünün kan çanağı olmasına katlanacaksın. Şöyle uykudan uyandığında esnemeyle gerinmeye eşlik eden tatlı tatlı gözünü ovuşturmayı yaşamak gibi basit zevklerden mahrum olacaksın.

Hep tedirgin ola ola net görebilmek uğruna bütün bu sıkıntılara eyvallah  demiştim.
Babama sırf bu anımdan ötürü "seni anlıyorum" diyecek oldum geçen. Evde yana yakıla gözlüğünü ve dişlerini ararken “seni anlıyorum baba' diyecektim bilmiş bilmiş. Aynı şey miydi ki yani onunkisi. Son anda vazgeçtim. İyi ki de vazgeçmişim. Onun yerine işini kolaylaştırayım diye "sen dur baba ben bulup getireyim" dedim. Ben de bulamazsam en son nereye koyduğunu hatırlatacak, geriye  gitme sorularını sormayı deneyecektim yine. O da olmazsa bana eşlik edecek ve tınısıyla birlikte "şeytan aldı götürdü” diye kaybettiğini bulma temennasını söylemeye başlayacak, bu hâli çekilir ve  muzip kılma çaresine başvuracaktı. Bu kez çabucak bulduk da bunlara gerek kalmadı.

"Yaşlanınca koyduğun yeri gözünün önünde bile olsa göremediğin için böyle dört dönüyorsun işte evin içinde. Hele dişler, bazen nereye koyduğumu unutuyorum kızım, onlar hakikaten ayrı bir dert.” dedi. Haklı. Ama ağzında dursa böyle olmaz dedim içimden. Evdeyken takmıyor, öyle ulu orta bir yerde su dolu bir bardağın içinde durup duruyor; dışarı çıkarken de yanına alıyor aksesuar gibi. “Şemsiye mi, kasket mi, güneş gözlüğü mü ki bu baba, diş!” diyesim geliyor. Demiyorum. Denmiyor. "Tabi sana demesi kolay!" dese diyecek tek sözüm yok. Sonuçta benimkiler kendimi bildim bileli benimle ağzımın içindeler. Onunkiler ya yeleğinin ya gömleğinin cebinde. Kendisinin değil ya, sanki elinmiş gibi geliyormuş, bir de tasarrufu insanın elinde olması hepten betermiş. Kafası attı mı fırlatası geliyormuş. İnsanın karnı acıkınca akla gelen bir meretmiş. Ağzında takoz taşıyormuş gibi hissediyormuş.

Şimdilerde hastaneye gidip dişe kalıp yapılmasının sıkıntılarından konuştuk. Eskiden köylerin yaşlılarına takma diş satan seyyar satıcılar varmış. Onları anlattı, dinledim. Dışarı çıktık.  Onca hazırlık yapıp itina ile giyindi. Saçlarından kalan bir tutam gümüşi teli de tarayıp kelini muntazam bir şekilde kapatıp, gömleğinin yakasını düzeltip sokağa adım attıktan bir süre sonra yolda giderken yüksek sesle "gene unuttum düşlerimi" demesin mi! 

Dili mi sürçtü ki acaba? Babam düş demez. Hayal belki, o da bazen. Kırk yılın başında olan bazenlerden. Yoksa hakikatte var mıydı böyle bir şeyin aslı astarı? 

Efkârlanmayacağını ya da muhabbetimizin yeşil çam filmlerine taş çıkartacak kadar dram içermeyeceğini bilsem soracağım "Baba, senin bir hayalin var mıydı; şöyle olmayı, şurada durmayı, buradan geçmeyi, orada yaşamayı düşledin mi hiç?"

Soramadım.

Öyle ya sen kalk İstanbul'un son derece lüks semtlerindeki evlere, yazlıklara, çiftliklere ömrünce duvar kâğıdı yap. Zamanın otel zincirlerinin başında olanların yanında yıllarca çalışıp, yaz tatillerinde günlerce, aylarca durup dinlenmeden otel salonlarına duvardan duvara halıfleks döşe dur. Çocukluğun ve gençliğinde dayının işlettiği çay bahçesinde külahta çekirdek, halde limon, gar meydanına yakın yerde balya balya tebrik kartları sat. Sanayide tornacılık yapıp yaz sıcağında ekmek yapmak için fırının cehennem ateşinde yan. Sonra da “düş” kelimesini yanlışlıkla gel de takma dişlerini unuttuğun bir anda aynı cümlenin içinde söyleyiver.

Eller varsın bu duruma dervişin “zikri ve fikri” desin, bense hep başkalarının düşlerini yerine getirmek için didinip durmuş babamın “dişi ve düşü” diyeyim.




# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gamze Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberlisin Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberlisin hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Haberlisin editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberlisin değil haberi geçen ajanstır.

03

Semra - Takma Düş

Hevesler, yıldan yıla değişen ve değişimin bir parçası olmak, topluma kendini "evet ben de senin bir parçanım, moda veya öne sürdüğün değişim, tarzları kabul ediyorum" demenin veya arkadaş grubunu "beni aranıza alabilirsiniz, sizden biriyim" gibi başlayan olayların en büyük hevesi. Kalıcılığı olmayan sadece o an ya da o zaman için geçerli olan kabul edilmişlik hissi. Peki ya herkes için durum böyle midir? Elbette hayır. Ortaya atılan metanın bizde uyandırdığı değer önemlidir. O şeyi kendimizin bir parcasi yaptıysak bizimle beraber gelir. Eğer sadece anı veya zamanı kurtarmak için bir amacı varsa ve bizi biz yapnaktak öteye girmişse o zaman bir balon gibi uçar gider değeri. Kısaca o şeye sahip olduktan sonra anlamının yavaşça yitirmesi. Uzaktan veya ulaşamadığımız da ona ait kurduğumuz hayaller ve sahip olduğumuzda hayallerin pembesinin uçması ve sadece tozunun kalması.

Kaleminize sağlık Gamze Hocam✏️??

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 20 Mayıs 09:21
01

G Yaylakaşı - İyi pazarlar! Allah'ın bize verdiklerinin kıymetini sanırım yitirince anlıyoruz. Protez saç, protez diş ve daha birçok şeyle onların yerini doldurmaya çalışıyoruz, tam dolmasa da.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 12:15


Anket Sizce Sakaryaspor bu sene Süper Lig'e çıkar mı?