banner2

banner1

07.11.2020, 13:35

Lanet ayakkabılar...

Babam Almanya'ya gitsin hayatını kurtarsın diye götürdü, Balıkesir'e sanat okuluna yazdırdı beni. Böylece on dört yaşımda gurbetin kapıları da ardına kadar açıldı.

Sisli bir Çan sabahında, elimde valizim, bindim bir burunsuz Reno minübüse, Balya yolu üzerinden yola çıktım. Yol dar, virajlı, minübüs tıklım tıklım, her yolcuya birer naylon torba dağıtılmış. Ama daha Yenice'ye gelmeden millet istifra sırasına girdi. İçi dışına çıkanlar, öğürenler... Ben üç defa torbayı doldurdum. İçimde hiçbir şey kalmamıştı. Dayanılmaz bir işkenceydi. O kusmuk kokusu bir hafta burnumdan gitmedi.

Balıkesir'de Yeşilli yurduna yerleştim. Ertesi gün seçme ve bölüm belirleme sınavı var ama kafam hala yerinde değil. Soruları nasıl okudum, ne cevaplar verdim bilmiyorum. Dedemden kalma bir aile mesleğimiz var, nalbantlık, demircilik. İşlikte çok körük çekmişliğim ve çekiç sallamışlığım var.

Akşam yemeğinde yurt müdürü (RIFAT BEY) kazananların listesini okumaya başladı. Bölümde ilk olarak benim adımı okudu. Hayret etmiştim. Çünkü ne yazdığımı bile hatırlamıyordum.

Yurtta kalanlar dışarıdan gelen öğrencilerdi. Çoğu köylü çocuğu. Ailelerin gelecekte meslek sahibi olacağı umuduyla gönderilenler.

Yavaş yavaş, çoğu zaman kalabalıktan ürkerek, korkular, kaygılar içinde bu yeni şehre alışmaya başladık. Babam gelmeden bana Terzi Hasan'a yedek pantolonu da olan bir takım elbise diktirmişti. Büyüyünce de giyeyim diye biraz boldu ama olsun. Ve kendi dolabından kutusu açılmamış bir çift ayakkabı. Diğer iskarpinlere benzemiyordu. Ama madenci ayakkabısı olduğunu biliyordum. Babam da o ayakkabılardan giyiyordu. Ayağıma bir numara büyüktü. İtiraz ve seçme hakkım yoktu.

Zaman hızla geçiyordu. Sömestr tatili gelmeden elbiselerin bolluğu kayboldu. Çan'a gittiğimde paçalarını bile sonuna kadar uzattırdım. İspanyol paçası modasına aykırıydı. Ama ayakkabılarda bir değişim yoktu. Tek güzel yanı top oynarken tekmeyi yiyenler kolay kolay ayağa kalkamıyordu. Çünkü ucuna ve arkasına saç koymuşlardı. Bu yüzden kavgada bile yumruk atmadan tekme vuruyordum. Garip ayakkabılardı. En ufak bir esnemesi, bozulması yoktu, taş gibi duruyorlardı hele de boyatınca.

Yılsonu yaklaşıp havalar ısınmaya başlayınca ayakkabılar ayağıma ağır gelmeye başladı. Elbise paçaları yine kısalmıştı. Hem de çorapları gösterinceye kadar. Arkadaşlarımda ispanyol paçalar, hafif iskarpinler, ipek gömlekler... Boyumun uzadığını basketbol takımına seçilince anladım.

Ve ilk yılım bitti. Yaz tatilinde Emin ustanın yanında inşaatlarda demir bağlamaya başladım. İş çok, yevmiye iyiydi. Bu arada işe aynı ayakkabılarla gidiyordum eskisinler diye. Lanet ayakkabılar bana inat olsun diye çizilmiyordu bile.

Bir ayda biriktirdiğim paraların bir kısmı ile gittim güzel bir ayakkabı aldım, ceketime uygun iki de ispanyol paçalı pantolon diktirdim. Ve o emektar ayakkabıları kimse bulamasın diye bodruma sakladım. Saçlarım da uzamıştı. Artık akşamları Çan sokaklarında şehirden gelmiş bir delikanlı gibi geziyordum. Ve kızlar gözleriyle beni gösteriyorlardı bir birlerine.

Üç buçuk ay sonra Balıkesir'e döndüğümde yeni bir takım elbisem, yeni yedek ayakkabım, pastaneye, sinemaya gidecek kadar param vardı cebimde. O lanet ayakkabılardan kurtulmuştum. Artık Sağlık Meslek Lisesi önünden sıkılmadan geçip kızlara göz kırpa bilecektim.

Yıllar geçti, lise bitti üstüne üniversite bitti. Öğretmen olarak bir dağ köyüne atandım. Ama yeni iskarpinlerle çamurlu yollarda yürüyemiyordum. Mecburen kara lastik giymeye başladım. O ayakkabıları lanetine uğramıştım.

Ve memlekete gittiğimin ertesi günü bodruma indim. Ayakkabılarım hala olduğu gibi öylece duruyordu.

- Özür dilerim, dedim. Size haksızlık etmişim.

Tatilden dönerken o ayakkabılar valizimdeydi.

Yorumlar (0)